Çocuk yoğun bakım ünitelerinde nörolojik izlem ve kritik hasta yönetimi, hayati tehlikesi bulunan miniklerin en hassas organı olan beyni korumak ve olası kalıcı hasarları engellemek için yürütülen profesyonel bir tıbbi disiplindir. Bu süreç sadece fiziksel yaşamı sürdürmeyi değil çocuğun gelecekteki bilişsel ve motor gelişimini güvence altına alacak bir koruma kalkanı oluşturmayı hedefler. Çocuk nörolojisi perspektifiyle yönetilen bu kritik tablo gelişimsel plastikliği yüksek olan çocuk beynini her türlü ikincil yaralanmadan arındırarak sağlıklı bir iyileşme zemini hazırlar. Her anı titizlikle planlanan bu uzman müdahalesi, güncel bilimsel protokoller ışığında sinir sisteminin dinamiklerini anlık olarak kontrol altında tutan hayati bir güvenlik ağıdır.
Çocuk yoğun bakım ünitelerinde beynin korunması neden hayati bir önem taşır?
Çocuk beyni, yetişkin beynine kıyasla büyüme ve gelişiminin en aktif olduğu, hücresel bağlantıların saniyeler içinde on binlerce kez yeniden kurulduğu, yeni bilgiler öğrenmeye en açık organlardan biridir. Ancak bu inanılmaz öğrenme ve büyüme kapasitesi, aynı zamanda beyni dışarıdan gelen tehlikelere karşı çok kırılgan bir hale getirir. Bir çocuk yoğun bakım ünitesine yatırıldığında, vücudundaki organların görevlerini tam yapamaması veya doğrudan kafaya alınan sert bir darbe, bu muazzam gelişimi aniden durdurma tehlikesi taşır. Buradaki en temel amaç beyin dokusunda meydana gelen o ilk sarsıntının veya hasarın ardından vücudun içinde başlaması muhtemel olan zincirleme reaksiyonları, yani domino etkisini durdurmaktır.
Bu domino etkisine tıp dünyasında ikincil hasar mekanizmaları adı verilir. Beynin sağlıklı olan kısımlarını korumak için bu mekanizmaların önüne geçmek gerekir. Örneğin beynin sadece küçük bir bölgesine yeterli kan gitmediğinde veya beyin dokusu su toplayıp şişmeye başladığında, aslında ilk olaydan hiç zarar görmemiş olan sapasağlam hücreler de hızla tehlike altına girer. Bununla birlikte hücrelerin aşırı uyarılmaya bağlı olarak yorulması ve adeta kendi kendilerini zehirlemesi durumu ortaya çıkabilir. İşte tüm bu ardışık yıkım süreçlerini erkenden fark edip durdurmak, beynin fonksiyonlarını ileriki yıllar için korumak adına atılması gereken ilk ve en büyük adımdır.
Kritik durumdaki bir çocuğu değerlendirirken standart refleks muayeneleri her zaman kesin sonuç vermez. Çünkü ağrı hissetmemesi veya tıbbi cihazlara uyum sağlaması için uygulanan uyku ilaçları, güçlü ağrı kesiciler veya kas gevşeticiler, beynin dışarıya verdiği doğal tepkileri maskeler. Bu engeli aşmak ve içeride neler olup bittiğini anlayabilmek için, beynin mevcut durumunu anlık olarak ekranlara yansıtan ileri teknoloji izleme yöntemlerine başvurmak kaçınılmaz bir gerekliliktir.
Çocuk yoğun bakım süreçlerinde beyin dalgalarını izleyen EEG cihazı nasıl hayat kurtarır?
Beynimiz, hücreler arasındaki iletişimi sağlayan, hiç durmayan ve son derece düzenli bir elektriksel aktivite ile çalışır. Düşünürken, uyurken, nefes alırken veya rüya görürken beynin içinde sürekli bir elektrik akımı dolaşır. Elektroensefalografi, yani kısaca EEG, saçlı deriye acısız bir şekilde yerleştirilen küçük alıcılar yardımıyla beynin ürettiği bu elektrik dalgalarını kaydedip ekranlara yansıtan sistemin adıdır. Özellikle bilinci kapalı olan uyutulan veya uyanmakta zorluk çeken çocuklarda beyin fonksiyonlarını dışarıdan müdahale etmeden, doğrudan ve kesintisiz olarak değerlendirmenin en güvenilir yolu bu cihazın saatlerce, hatta günlerce hastaya bağlı kalmasıdır.
Bu yöntemin bu kadar hayati olmasının altında çok önemli bir neden yatar. Toplumda nöbet veya havale dendiğinde genellikle elde kolda titreme, kasılma veya gözlerin kayması gibi fiziksel belirtiler akla gelir. Ancak yoğun bakım şartlarında durum her zaman böyle değildir. Dışarıdan bakıldığında hiçbir fiziksel belirti vermeyen, çocuğun kasılmadığı ama beynin kendi içinde şiddetli bir elektriksel fırtına yaşadığı sessiz nöbetler vardır. Bir çocuğun sadece derin bir uykuda veya bilinci kapalı gibi göründüğü bir anda, beyni aslında sürekli bir nöbet geçirerek aşırı enerji harcıyor ve hızla yoruluyor olabilir. Bunu gözle görmek imkansızdır; ancak EEG cihazının ekranına yansıyan dalgaların şeklinden, hızından ve yüksekliğinden anlayabiliriz. Bu sessiz fırtınaların tespit edilmesi ve uygun ilaçlarla hızla dindirilmesi, kalıcı beyin hasarının önlenmesi için atılan en kritik adımlardan biridir.
Sürekli EEG izleminin gerektiği başlıca durumlar aşağıdaki gibidir:
- Sessiz nöbet şüpheleri
- Şiddetli kafa travmaları
- Zorlu kalp ameliyatları
- Açıklanamayan bilinç kayıpları
- Çoklu organ yetmezlikleri
Bu dalgaların şekli, sadece anlık durumu göstermekle kalmaz, aynı zamanda çocuğun önümüzdeki günlerde nasıl bir iyileşme süreci geçirebileceği hakkında da çok değerli ipuçları verir. Beynin ürettiği dalgaların yavaş yavaş normal ritmine dönmeye başlaması, uygulanan tedavilerin işe yaradığının ve beynin kendini toparlamaya başladığının en güzel kanıtıdır.
Çocuk yoğun bakım hastalarında beynin kan akımını ve oksijenini ölçen teknolojiler nelerdir?
Beyin, vücudun en çok enerji tüketen merkezidir. Bu enerjiyi üretebilmesi için şekere ve kesintisiz bir oksijen ile kan akışına ihtiyacı vardır. Vücuda giren oksijenin büyük bir kısmı doğrudan beyne gönderilir. Yoğun bakımda bu akışın yeterli olup olmadığını, beynin ihtiyaç duyduğu oksijeni alıp alamadığını anlamak için kullanılan çok akıllı ve iğnesiz cihazlar mevcuttur. Bu cihazlar vücudun içine hiçbir şey sokmadan, tamamen dışarıdan ölçüm yaparak doktorlara yol gösterir.
Bunlardan ilki NIRS olarak bilinen, kafatasının hemen altındaki dokuların oksijenlenmesini ölçen teknolojidir. Çalışma mantığı, parmağımıza mandal gibi takılıp kandaki oksijeni ölçen cihazlara çok benzer. Çocuğun alnına veya başının yan tarafına yapıştırılan yumuşak ve küçük bir sensör, gözle görülmeyen kızılötesi ışınlar gönderir. Bu ışınlar kafatasını geçerek beyin dokusundaki kanın rengini okur ve içindeki oksijen miktarını anlık bir sayı olarak ekrana yansıtır. Eğer bedenin genel tansiyonu veya kan değeri henüz düşmemiş olsa bile beynin içindeki oksijen azalmaya başlarsa, NIRS cihazı erkenden sinyal vererek hızlı bir müdahale şansı tanır. Özellikle kalbin yeterince iyi kan pompalayamadığı durumlarda veya büyük ameliyatlardan sonra beyne giden oksijenin takibinde eşsiz bir yardımcıdır.
Diğer bir önemli teknoloji ise beynin damarlarını dışarıdan inceleyen Transkraniyal Doppler ultrasonografisidir. Tıpkı hamilelikte anne karnındaki bebekleri izlemek için veya böbrekleri kontrol etmek için kullanılan ultrasonlar gibi çalışır. Ancak bu kez ses dalgaları, kafatasının daha ince olduğu şakak gibi bölgelerden beynin içindeki büyük damarlara yönlendirilir. Cihaz, bu damarların içinden akan kanın hızını ve damarın direncini ölçer. Böylece damarlarda tehlikeli bir büzüşme olup olmadığını veya kafa içindeki basıncın artıp damarları sıkıştırıp sıkıştırmadığını anlarız. Hiçbir radyasyon içermemesi ve hastanın yatağının başında saniyeler içinde defalarca tekrarlanabilmesi, bu teknolojiyi çocuklar için son derece güvenilir bir araç haline getirir.
Çocuk yoğun bakım ünitelerinde durdurulamayan nöbetler (havaleler) anında hangi acil adımlar atılır?
Normal şartlarda nöbetlerin büyük bir kısmı birkaç dakika içinde kendiliğinden durur ve beyin yavaş yavaş normal işleyişine geri döner. Ancak bir nöbet durmaksızın beş dakikadan uzun sürerse, bu durum acil bir kırmızı alarmdır. Geçmiş yıllarda bu süre daha uzun kabul edilirdi, ancak modern araştırmalar beynin henüz beşinci dakikadan itibaren kendi kimyasını bozmaya ve yorulmaya başladığını kesin olarak kanıtlamıştır. Bu nedenle ilk dakikalarda nöbet kendiliğinden sonlanmamışsa derhal ilaçlı müdahaleye başlanması şarttır.
Nöbet süresi uzadıkça beynin içinde adeta kimyasal bir savaş başlar. Beyni sakinleştiren, elektriksel aktiviteyi yavaşlatan doğal fren mekanizmaları hücrenin içine doğru çekilerek etkisini yitirir. Buna karşılık beyni uyaran, elektriği artıran gaz pedalları ise çoğalarak tamamen kontrolden çıkar. Bu tabloya dirençli nöbet adı verilir. Tedavi süreci saniyelerle yarışır ve her dakikası planlanmış belirli basamaklar halinde titizlikle uygulanır. Çocuğun nefes yolunun açık olduğundan ve kalbinin düzgün attığından emin olunduktan sonra hemen ilaç tedavisine geçilir.
Acil durumlarda sırasıyla kullanılan yöntemler şunlardır:
- Hızlı etkili damar yolu ilaçları
- Burun içine sıkılan sakinleştiriciler
- Uzun etkili koruyucu serumlar
- Derin uyku sağlayan anestezikler
- Özel vitamin destekleri
İlk on dakika içinde beynin acil fren sistemlerini devreye sokacak çok hızlı etkili sakinleştiriciler uygulanır. Eğer bu ilaçlara rağmen fırtına dinmezse, yarım saatlik dilim içerisinde daha uzun süreli koruma sağlayan, nöbetin tekrarlamasını önleyen güçlü ilaçlar serum yoluyla yavaş yavaş bedene verilir. Şayet nöbet bir saati geçer ve hiçbir ilaca yanıt vermezse, çocuk çok özel anestezik maddelerle derin bir uykuya yatırılarak beyin zorunlu bir dinlenmeye, bir nevi yapay koma haline alınır. Bu derin dinlenme süreci boyunca EEG cihazı sürekli açık kalır ve beynin gerçekten sakinleşip sakinleşmediği ekrandan izlenir. Bazen, özellikle çok küçük bebeklerde, hiçbir neden bulunamadığında çok basit ama hayat kurtarıcı bir hamle olarak B6 vitamini eksikliği akla gelir ve uygulanan tek bir vitamin dozu ile saatlerce süren nöbetler mucizevi şekilde bıçak gibi kesilebilir.
Çocuk yoğun bakım takibinde kafa içi basıncının tehlikeli artışı nasıl kontrol altına alınır?
Kafatasımızı yapısal olarak esnemeyen, sert ve kapalı bir kutu gibi düşünebiliriz. Bu koruyucu kutunun içinde sürekli dengede durması gereken üç temel yapı bulunur: Beyin dokusunun kendisi, damarlarda dolaşan kan ve beyni darbelerden koruyan beyin-omurilik sıvısı. Bu üç yapının kafatası içindeki toplam hacmi her zaman sabittir. Eğer beyin dokusu bir travma, enfeksiyon veya oksijensizlik nedeniyle su toplayıp şişmeye başlarsa veya içeriye bir kanama olursa, diğer yapıların durabileceği yer kalmaz. Kutu esneyemediği için içerideki basınç hızla yükselmeye başlar. Basınç çok fazla artarsa, beynin alt kısımları kafatasının tabanındaki küçük boşluklardan omuriliğe doğru sıkışma tehlikesi yaşar ki bu hayati fonksiyonların durmasına yol açabilecek son derece kritik bir durumdur.
Çocuklarda kafatası kemikleri henüz kaynaşmamış olsa da basınç artışı her yaşta farklı belirtiler verir ve farklı riskler taşır. Basıncın arttığını erkenden anlamak için uygulanan iğnesiz ve hızlı yöntemlerden biri göz dibi ultrasonudur. Göz siniri beynin doğrudan bir uzantısı olduğu için, beynin içinde artan basınç göz sinirinin etrafındaki kılıfı tıpkı fazla şişirilmiş uzun bir balon gibi genişletir. Bu genişlemenin yatak başında ultrason cihazıyla milimetrik olarak ölçülmesi, basınç tehlikesini erkenden haber verir. Göz bebeklerinin ışığa ne kadar hızlı tepki verdiğini ölçen özel kameralı cihazlar da bu erken uyarı sisteminin bir parçasıdır.
Kafa içindeki bu sıkışıklığı gidermek için uygulanan tedaviler şunlardır:
- Başın orta hatta tutulması
- Yatağın baş kısmının yükseltilmesi
- Vücut ısısının düşürülmesi
- Tuzlu serum uygulamaları
- Özel solunum teknikleri
- Beyin sıvısının boşaltılması
- Cerrahi rahatlatma işlemleri
Tedavide ilk adım fiziksel düzenlemelerdir. Çocuğun yatağının baş kısmı bir miktar yukarı kaldırılarak beynin içindeki kanın yerçekimi yardımıyla kalbe doğru daha rahat akması ve içeride göllenmemesi sağlanır. Ardından, şişmiş olan beynin içindeki fazla suyu bir sünger gibi hücre dışına çekmek için kanın tuzluluk oranını dikkatlice artıran çok özel serumlar kullanılır. Solunum cihazının ayarları değiştirilerek kandaki karbondioksit oranı hafifçe düşürülür; bu sayede beyin damarları hafifçe büzüşür ve içerideki basınç geçici olarak azaltılır. Tüm bu ilaçlı ve fiziksel önlemlere rağmen basınç düşürülemezse, son çare olarak kafa kemiğinin küçük bir kısmı ameliyatla geçici olarak açılarak veya içerideki sıvı ince bir boruyla dışarı alınarak beyne ihtiyaç duyduğu rahatlama alanı yaratılır.
Çocuk yoğun bakım süreçlerinde enfeksiyonlar ve organ yetmezlikleri beyni nasıl doğrudan etkiler?
Yoğun bakımdaki bir çocuğun beyni her zaman doğrudan başına aldığı bir darbe, travma veya beyin kanaması ile zarar görmez. Çoğu zaman vücudun bambaşka bir yerindeki sorun, kana karışan maddeler yoluyla beyni adeta uzaktan etkiler ve işleyişini bozar. Beyin, vücuttaki tüm sistemlerle inanılmaz sıkı bir bağ içindedir ve karaciğerin, böbreklerin veya bağışıklık sisteminin çöküşü beyne anında yansır.
Vücutta yayılan şiddetli bir enfeksiyon, yani kan zehirlenmesi tablosu ortaya çıktığında, beyni koruyan ve zararlı maddelerin içeri girmesini engelleyen kan-beyin bariyeri adındaki görünmez duvar zedelenir. Bu koruyucu duvar zedelendiğinde kanda dolaşan iltihabi maddeler rahatlıkla beyin dokusuna sızar. Bu durum çocuğun bilincinin bulanmasına, sürekli uyku haline, sayıklamalara veya kaslarında ani sıçramalara neden olur. Beyin aslında enfeksiyon kapmamıştır ama vücuttaki savaşın yıkıcı etkilerinden payını almaktadır. Bu durumda en önemli tedavi, asıl enfeksiyon kaynağını kuruturken beynin su toplamasına engel olmaktır.
Vücudun fabrikası gibi çalışan karaciğer iyi görev yapamadığında, bedende biriken amonyak adı verilen zehirli atık madde temizlenemez. Kana karışan bu amonyak hızla beyne ulaşarak beyin hücrelerinin şişmesine neden olur. Benzer şekilde vücudun filtresi olan böbrekler çalışmadığında, idrarla atılması gereken toksinler kanda birikir. Bu zehirli maddeler beyni elektriksel olarak aşırı duyarlı bir hale getirerek nöbet geçirme ihtimalini çok ciddi oranda artırır. Diyaliz makinesi ile kan temizlendiğinde, beynin dalgaları da genellikle hızlıca normale döner. Ayrıca kandaki tuz, kalsiyum veya magnezyum oranlarındaki çok hızlı düşüşler veya yükselişler de beynin kimyasal dengesini alt üst ederek tehlikeli beyin ödemlerine yol açabilir.
Yenidoğan çocuk yoğun bakım ünitelerinde oksijensiz kalan bebekler için uygulanan soğutma tedavisi nedir?
Yenidoğan dönemi, yani hayata gözlerin yeni açıldığı o ilk günler, insan beyninin oksijensizliğe karşı en hassas ve savunmasız olduğu evredir. Anne karnında veya doğum sırasındaki zorlu koşullara maruz kalarak bir süre oksijensiz kalan bebeklerde, beynin kendi kendini koruma kapasitesi çok sınırlıdır. Oksijensizliğe bağlı gelişen beyin hasarı belirtileri bebeğin doğduğu ilk saatlerde kendini göstermeye başlar. Bebeğin emme ve yutma reflekslerinin çok zayıf olması, sürekli gevşek bir şekilde uyuması veya kollarında bacaklarında olağandışı kasılmalar görülmesi, beynin yardıma ihtiyacı olduğunun ilk işaretleridir.
Günümüzde, bu zorlu durumu yaşayan bebekler için beyin hasarını durdurduğu ve gelecekteki sakatlıkları azalttığı kanıtlanmış en güçlü tıbbi yöntem kontrollü vücut soğutma işlemidir. Bu işlem yiyecekleri bozulmaktan korumak için soğukta saklamaya benzer bir mantıkla çalışır ancak çok daha karmaşık ve hassas bir süreçtir. Özel olarak tasarlanmış, içi sıvı dolu soğutucu battaniyeler veya yataklar yardımıyla bebeğin vücut ısısı yavaş ve kontrollü bir şekilde 33.5 dereceye kadar düşürülür.
Vücut dışarıdan soğutulduğunda beynin hücreleri adeta bir nevi kış uykusuna yatar. Hücrelerin çalışma hızı yavaşlar, enerji ve oksijen ihtiyaçları minimum seviyeye iner. Bu sayede oksijensizlik yüzünden başlamış olan hücre ölümleri geciktirilir, hücre zarlarına zarar veren serbest radikallerin oluşumu engellenir. Bebek bu serinlikte tam yetmiş iki saat boyunca titizlikle takip edilerek tutulur. Bu sürenin beynin kendini toparlaması ve hasarı sınırlandırması için kritik bir pencere olduğu bilinmektedir. Üç günün sonunda bebeği normal vücut sıcaklığına geri döndürme işlemi başlar. Bu geri dönüş çok tehlikeli olabilir; beynin aniden ısınıp hızla şişmesini ve nöbet geçirmesini önlemek için bebeğin ısısı saatte sadece yarım derece artırılarak çok ağır bir tempoda normale getirilir.
Çocuk yoğun bakım şartlarında beyin ölümü tanısı hangi hassas testler ve yasal kurallarla konulur?
Beyin ölümü, toplumda sıklıkla karıştırıldığı bitkisel hayat veya derin koma hallerinden tamamen farklı, tıbbi ve yasal olarak yaşamın sona erdiğini gösteren kesin bir durumdur. Bitkisel hayattaki bir hastanın beyni hala vücudun temel işlevlerini yürütebilirken, beyin ölümünde beynin en alt tabakası olan ve solunum, kalp atışı, tansiyon gibi hayati sistemleri yöneten beyin sapı da dahil olmak üzere tüm beyin fonksiyonları geri dönüşümsüz olarak kaybedilmiştir. Hastanın kalbi sadece tıbbi cihazlar ve ağır ilaçlar sayesinde atmaya devam etmektedir. Bu son derece hassas tanının konulması süreci, ülkemizde çok sıkı yasal kurallara ve Sağlık Bakanlığı’nın belirlediği detaylı rehberlere sıkı sıkıya bağlıdır.
Bir çocukta beyin ölümü testlerine başlayabilmek için öncelikle bazı kesin şartların sağlanması zorunludur. Çocuğun neden o durumda olduğu, kafasına aldığı şiddetli bir darbe veya beyninde oluşan devasa bir kanama gibi gözle görülür radyolojik kanıtlarla ortaya konmuş olmalıdır. Vücut ısısı çok düşükken veya kanda beyni uyuşturabilecek şiddetli uyku ilaçları dolaşıyorken beyin ölümü kararı kesinlikle verilemez. Her şeyin normale döndüğünden emin olunduktan sonra iki farklı uzman hekim tarafından çok detaylı klinik muayeneler yapılır.
Kontrol edilen temel refleksler şunlardır:
- Işık yansıtıldığında göz bebeğinin küçülüp küçülmediği
- Gözün saydam tabakasına dokunulduğunda kırpma hareketi
- Solunum yoluna dokunulduğunda gelişen öksürük tepkisi
- Boğazın derinliklerindeki yutkunma ve öğürme refleksleri
- Kulağa soğuk su verildiğinde gözlerin gösterdiği hareket
Tüm bu reflekslerin tamamen kaybolduğu anlaşıldıktan sonraki en son adım solunum testidir. Çocuk solunum cihazından kısa bir süreliğine güvenli bir şekilde ayrılarak, kandaki karbondioksit oranının beyni uyarmasına rağmen kendi başına nefes alma çabası gösterip göstermediği izlenir. Çocukların beyin dokusu gelişim aşamasında olduğu ve iyileşme potansiyelleri yetişkinlerden farklı olabildiği için, bu testlerin ardından yaşa göre belirlenmiş uzun bekleme süreleri vardır. Özellikle bebeklerde bu bekleme süresi kırk sekiz saate kadar uzar ve tanıyı yasal olarak kesinleştirmek için beynin içine hiçbir şekilde kan gitmediğini gösteren ek görüntüleme testlerinin yapılması zorunludur.
Çocuk yoğun bakım sürecini atlatan hastaları taburcu olduktan sonra nasıl bir nörolojik takip beklemektedir?
Çocuk yoğun bakım gibi zorlu, yıpratıcı ve hayati tehlikelerle dolu bir süreci atlatarak taburcu olmak, aileler için tarifsiz bir mutluluk kaynağı olsa da tıbbi açıdan bu an bir bitiş değil genellikle çok uzun sürecek yeni bir dönemin sadece başlangıcıdır. Çocuğun yoğun bakımda geçirdiği süre boyunca beyninin hastalıkla nasıl mücadele ettiği, ne kadar süre oksijensiz kaldığı veya ne kadar şiddetli nöbetler geçirdiği, onun okul hayatını, fiziksel becerilerini ve sosyal iletişimini şekillendirecek temel unsurlardır.
Yoğun bakımda kalırken çok uzun süren veya durdurulması zor olan dirençli nöbetler geçirmiş çocukların, hastaneden sağlıklı bir şekilde çıksalar bile ilerleyen yıllarda epilepsi hastası olma ihtimalleri maalesef toplumun geri kalanına göre oldukça yüksektir. Hastaneden taburcu olduktan sonraki dört yıllık dilim içinde bu havalelerin farklı şekillerde tekrar etme riski bulunur. Bununla birlikte beynin o yoğun savaş döneminde aldığı hasarlar nedeniyle öğrenme güçlükleri, dikkat dağınıklığı problemleri, yürüme dengesinde bozukluklar veya kalem tutma gibi ince motor becerilerde gecikmeler yaşanması sık rastlanan durumlardır. Bu sebeple hastane kapısından çıkmak, doktorlarla vedalaşmak anlamına gelmez.
İşte tam da bu nedenlerle, kritik süreci geride bırakan bir çocuğun elini asla bırakmamak, onu bir çocuk nörolojisi uzmanının ve gelişim takibi yapan ekiplerin düzenli kontrolüne emanet etmek hayati bir önem arz eder. Şanslıyız ki çocuk beyni mucizevi bir iyileşme ve yeniden şekillenme yeteneğine sahiptir. Hasar gören bölgelerin yapamadığı işleri, doğru yönlendirme ile beynin sağlam kalan diğer bölgeleri öğrenip üstlenebilir. Doğru zamanda başlanan fizik tedaviler, konuşma terapileri, özel eğitim destekleri ve gerekirse yıllarca sürecek koruyucu ilaç tedavileri sayesinde bu çocuklar hayata sımsıkı tutunabilirler.
